Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bingöl
Gök Gürültülü
13°C
Bingöl
13°C
Gök Gürültülü
Pazartesi Sağanak Yağışlı
11°C
Salı Gök Gürültülü
12°C
Çarşamba Gök Gürültülü
15°C
Perşembe Çok Bulutlu
18°C

Birsen Öğretmen (4)

Birsen, emekli olmadan önce kiracısı olduğu evdeki buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın, karyola, koltuk gibi eşyalarını, evin yeni kiracısı bankacı genç kıza çok uygun bir ücretle verirken, içinden de samimi bir oh çekmişti, çünkü baba evinde bu eşyalara gerek de yer de yoktu

Birsen, emekli olmadan önce kiracısı olduğu evdeki buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın, karyola, koltuk gibi eşyalarını, evin yeni kiracısı bankacı genç kıza çok uygun bir ücretle verirken, içinden de samimi bir oh çekmişti, çünkü baba evinde bu eşyalara gerek de yer de yoktu. Zaten oldum olası göç etmeyi de eşya taşımayı da pek sevmezdi. Hem bunları düşünüyor hem de kalan eşyalarını bir araya topluyordu. Sonra da yıllar önce çocuğunu okuttuğu bir veliye telefon etti, bugün uygunmuş, hemen geldi, onun kamyonetiyle iki bavul birkaç kolideki eşyalarını ana-baba evine taşıdı. Ve böylece yepyeni bir hayata başlamıştı.

Anne-babasının evi; tatlı bir rampanın hemen bitiminde, mahallenin orta yerinde, alt katı kömürlük ve depo olarak kullanıldığı için tek katlı sayılan bir evdi. Bahçesi ve pencereleri batıya bakardı. Pencere veya bahçeden batıya bakarsanız; yoksul bir köy iken, kıraç tarlaları plansız-altyapısız olarak gecekondularla doldurulup kente eklenmiş yoksulu, işsizi çok olan bir mahalleyi ve ta uzaklarda ise her mevsim tepesi sis-pus içinde olan yüksek sıradağları görürsünüz. Birsenler; ilkbahar, yaz, sonbahar -üç mevsim- hemen her gün, daha çok öğleden sonraları bu bahçe ve çardakta olurdu. Orada; bahçe bakımını yapar, yer-içer, kitap okur, sohbet edip, konuklarını ağırlarlardı. Bir bakıma burası Birsen’i hayata bağlayan önemli bir sığınaktı.  

Eğer o günbatımı yakınsa ve gökte de parçalı kara-kirli bulutlar varsa; Güneş, afacan bir çocuk olur. Bulutlara dalıp-çıkar, onları iter-kakar, köşe kapmaca oynar, dalga geçer ve sonra da telaşlı bir hızla yuvarlanıp ta uzaklardaki sıradağın ardına gizlemeye çalışır… Bu afacan alev topu, ufuk çizgisine varıp yarısı kaybolduğunda da bakanlar güzel görünsün diye o bölgeyi, sarı ve kırmızın her tonuyla boyar ve bulutları delip geçen oklar fırlatır. Bu ışık huzmeleri gözleri kamaştırır, titreşerek yüzleri dans pistine çevirir. Ve bu görsel şölen, dünya ile barışık olanlara doyumsuz anlar yaşatır.

golbal

Annesi evde iş yapmayı da konuşmayı da pek sevmezdi. Hele de kocası emekli olup, ev-yemek işlerini de yavaş yavaş devralmaya başlayınca! O zamandan beri daha az iş yapar, daha az konuşur olmuştu. İşte şimdi bu can dostunu kaybetmiş olmanın acı ve üzüntüsü, onu dipsiz bir kuyuda yapayalnız bırakmıştı. Bunun için yaptığı ender konuşmalarının öznesi hep ‘rahmetli’ kocası olurdu. Ve ‘Hasan’ı her anışında; gözleri nemlenir, dudakları titrer, sözcükler boğazında kitlenir, konuşamaz olurdu. Birsen de bu durumdan çok etkilenir, evde bir sessizlik olurdu. Annesi akşamları pek yemek istemez, ama doktorun verdiği saati ve dozu belli ilaçları tok olarak alması gerekiyordu. Daha önce babasının yaptığı bu işleri de şimdi Birsen yapacaktı. İlaç öncesi beslenme işi bitip ilaçlar alındıktan sonra annesi haber saatine kadar varsa, gazete dergileri, başaralı geçen göz ameliyatı sayesinde okuma gözlüğü olmadan okur ve oyalanırdı. Birsen ise o zamanı bahçede dolaşarak böcek, kuş, bitkilerle konuşarak, kendine yapacak işler arayarak geçirirdi.

Haber saati geldiğinde salona geçerlerdi. TV’deki bazı haberlere üzülen anne: “vah vah!” -der, bazen de duygulanıp gözyaşı dökerdi. Haberleri bir süre de yarı uykulu izler, sonra da ayağa kalkıp: “Biricik, kızım benim uykum geldi” -diye tuvalete gider ve yatak odasına geçerdi.

Daha çok savaş haberleri, doğa felaketleri, politik atışma ve kadın cinayetleri yer alsa da bu sonucu yaratan nedenler iktidarın hoşuna gitmez diye pek irdelenmez, konuşulmazdı. Haber bültenlerinin peşi sıra her rüzgar ve iklime uyum sağlayanların yönetiminde toplanan bilindik isimler; egemenlere selam olsun, onların çıkarına algılar oluşsun diye içeriği, sınırları çizili konuşmalarla, söz hakkı verilmeyen ‘öteki’ sayılanlara saldıran dedikodu türü konuşmalar yaparak iktidara güç ve taraftar kazandırmaya çalışırlardı. Pek çok kanalda ve sıkça tekrarlanan böylesi söyleşileri biraz dinleyen Birsen, söylenerek kumandayı alır ve  TV’yi kapatıp, kendisiyle baş başa kalırdı.

Birsen, gündüzleri bahçe ve çardakta çalışıp oyalanıyordu, Fakat geceleri hiç de iyi geçmiyordu. Çünkü kafası, birbiriyle örtüşen-örtüşmeyen birçok insafsız düş, düşünce ve karmakarışık duyguyla dolup taşardı. O anlarda; içini titreten heyecanları, özlemleri bir bir dile gelir, yaşamında iz bırakan olgular sıralanırdı. Ve sonra da ona; ‘ama- fakat’ ile başlayan varsayımlar yaptırır, iç çekişli pişmanlıklar yaratıp ‘keşke’ dedirtirdi.

Dün gece de çokça sorgulamanın olduğu insafsız bir gece idi:

Bu kez de karşısına çıkan, öğretmen olmasına bir yılı kalmış olan 17 yaşındaki cıvıl cıvıl kendisiydi. Bu yıl onun için diğer yıllara göre en mutlu olduğu yılı sayılabilirdi. Çünkü bu yılda; ders başarısı çok iyi idi ve kendisine çokça arkadaş, bir de sevgili bulmuştu. Sevgilisi Yaşar, okul futbol takımında oynayan, sevilen, oldukça yakışıklı ve boyu kendisininkinden 10-15 santim kadar uzun bir gençti. Kendi anlatımına göre ders başarısı da fena değilmiş. Daha önce onun birkaç  kaçamak bakışıyla karşılaşmış olsa da bu bakışların onları bir gün ‘sevgili’ yapabileceğini hiç düşünmemişti. Bir gün tam öğle yemeğini yemiş tek başına dalgın dalgın yemekhaneden çıkarken, “Merhaba Birsen” -diyen bir sesle irkilmiş ve dönünce de Yaşar ile göz göze gelmişti. Şaşkın bir sesle “Merhaba, Yaşar abi’ -dedi. Çünkü yatılı okullarda, kendinizden bir sınıf yukarıda olanlara, yaşına bakmaksızın ‘Abi-Abla’ demek kabul gören bir kuraldı. Bu selamlaşma sonrasında, Yaşar’la derslikler ve yemekhane arasında iki yanı akasya ağaçlarıyla donanmış hafif kavisli uzunca yolu, ders zilinin çalmasına çok az bir zaman kalıncaya kadar pek çok gidiş-dönüş yapa yapa yürünüşlerdi. İşte o zaman Yaşar’ın yüzü hafifçe kızarmış, sesi titremiş, bazen de kekelercesine konuşarak Birsen’e erkek arkadaşı olup olmadığını sorabilmişti. Birsen’in de utangaç bir sesle: “Hayır, benim erkek arkadaşım yok” -demesi üzerine de duyulur duyulmaz bir sesle: “Ben seni seviyorum, eğer sen de istersen…” -diyebilmiş ve ondan bir cevap istemişti.

Sonraki günlerde de çok hızlı gelişmeler sonucu; arkadaşlık teklifi kabul edilmiş, hafta içi fırsat buldukça okulda bilindik yolda, hafta sonu okul dışında pastane, sinema buluşmaları, gözlerden ırak anlarda el ele tutuşmalar artmış, birkaç kez de uzun sürmeyen hızlı öpüşmeler… Ve bu arada gelecek için kurgular yapılmış, anne-babaları tanıştırmayı, kız istemeyi, düğünü, hatta doğacak çocukları bile konuşmuşlardı.

Zaman hızla geçip gitmiş Yaşar okuldan mezun olmuş, öğretmen olarak atanmak istediği üç il sıralamasını, ülke haritasını karşılarına alıp birlikte belirlemiş ve buna uygun tayin dilekçesini vermişti. Sonra da yazın haberleşecekleri adres alış verişini yapıp, ağlaşıp, sarılıp vedalaşmışlardı.

İşte gidiş o gidiş olmuş ne Yaşar bir mektup yazmış ne de Birsen… Bu konuda günler boyu uzun uzun düşünmüş, taşınmış, uykuları bölünmüş ağlamış fakat yazmamıştı. Bu aldatılmışlık onun içinde, dokundukça acı veren, gözyaşı döktüren büyük bir yara açmıştı. Önceki yıllara göre ders başarısı biraz düşmüş, fakat yine de başarılı bir öğrenci olarak okulunu bitirip öğretmen olmuştu. Hem yaralı hem de öfkeliydi. Ve bu öfkesi nedeniyle de; atanmak istediği ‘üç il’ sıralaması yaptığı dilekçesinde, Yaşar için birlikte seçtikleri o illerden hiçbirine yer vermemişti… 

Annesi, Birsen’e hayran hayran bakıyor, gülümsüyor olsa da neşesizdi. Az yiyor, az konuşuyor, her gün bir önceki güne göre daha çok içe kapanıyor ve zayıflıyordu. Birkaç sefer doktora götürüp tahlil yaptırdı fakat seferinde de: “Tansiyon ilaçlarına devam. Olumsuz bir bulgu yok. Şikayetleri de yaşından kaynaklı” dediler. Birsen zaman zaman annesine sorular sorup onu konuşturmaya çalışsa da onun cevapları “evet-hayır-ya!” şeklinde çok kısa olurdu. Anne-kızın aynı ev içindeki sözü sohbeti olmayan sadece gülücük ve hayran bakışlarla sürdürmekte olduğu yaşamları akıp gidiyordu.

Aralık ayının son günleriydi. Birsen’in emekli olması üzerinden yedi ay geçmişti. Evdeki tek yoldaşı olan annesi ise gün be gün durgunlaşıyor, kendisine, sanki annesine muhtaç bir bebeğin bakışlarıyla bakıyordu. Fakat nedense hiçbir istekte bulunmuyordu. Ama Birsen onun ne demek ne yapmak istediğini anlar ve hemen gereğini yapardı. Onu bir bebek özeni içinde yedirir, içirir, saatinde ilaçlarını verir, banyoda keseler, köpüklü sularla yıkar, giydirir odasına götürür getirirdi. Her seferinde de “İyi ki, daha ayaklarının üstünde!” diye sevinirdi. Son günlerde annesi uyurken olası tehlikelere karşı hem kendi hem de onun yatak odasının kapısını aralık bırakmaya başlamıştı.

Her günkü gibi uyanmış, yatak keyfi yapıyordu ki, hafifçe bir inleme sesi duydu, hemen annesine koştu. Kendisini görünce onun sevinçten gözleri ışımış ve her zamanki gibi gülümsemek istemiş fakat becerememişti. Belli ki bir sıkıntısı vardı. Hemen eğilip onun yanak ve ellerini okşayıp öperek: “Günaydın anneciğim nasılsın?”  -dedi. İyiyim anlamında başını salladı, fakat iyi değildi. Kucaklarcasına sarmalayıp onu yavaşça kendine doğru çekerken: “İstersen tuvalete gidelim, elini yüzünü yıkarsın” -dedi. Dediğini anlamış ve ‘evet’ demek yerine başını sallamıştı. Onu, yavaşça yataktan kaldırıp oturur duruma getirince de terliklerini giydirdi ve koluna girip yavaş yavaş tuvalete doğru yürüttü.

Daha klozete varmadan pijamasını sıyırmaya çalışıyordu, yardım ederek onu klozete oturtup, rahat olsun diye dışarı çıktı. Biraz sonra temizlenip kurulanmasına yardım ettikten sonra birlikte lavaboya yanaştılar. Elini yüzünü sabunlayıp, bol suyla yıkayıp kuruladı, sonra da koluna girerek onu mutfaktaki sandalyesine oturtmak için yavaş yavaş yürütmeye başladı. Daha üç-dört adım atmışlardı ki birdenbire annesi bir titreme ile sarsıldı, soğuk ter dökmeye ve hırıltılı sesler çıkarmaya başladı, o an Birsen’e bakıp konuşmak istedi fakat konuşamadı. Birsen de onu hızlıca belinden kavrayıp, biraz da çekiştirerek yatak odasına götürüp yatırdı. Hemen ambulans çağıracaktı. Fakat geç kalmıştı. Artık nefes almakta güçlük çekiyor, hırıltılı sesler çıkarıyordu, sonra da hareketsiz kalıp gözlerinin donuklaştığını ve üflercesine son nefesini verdiğini gördü. O anda Birsen’in içinde çığlıklı fırtınalar koptu, göz pınarları dolup dolup boşaldı ve duyulacak sesle: “Anneciğim sevgili Hasan’ına kavuştu!” -dedi. Sonra da onun donuk kalan iki gözünü de okşarcasına kapatıp, beyaz bir tülbentle çenesini bağladı.

Ve ‘Belediye Cenaze Hizmetleri’ni aradı…

(Devam edecek)

Yazarın Diğer Yazıları
golbal
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.