DOLAR
18,8347
EURO
20,2108
ALTIN
1.133,63
BIST
4.505,34
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bingöl
Kar Yağışlı
-2°C
Bingöl
-2°C
Kar Yağışlı
Çarşamba Parçalı Bulutlu
-1°C
Perşembe Çok Bulutlu
-1°C
Cuma Açık
1°C
Cumartesi Açık
1°C

Abdulbaki ERDOĞMUŞ

Abdulbaki Erdoğmuş, 1 Ocak 1958 yılında Genç doğumludur. İlkokulu Genç’te İmam Hatip okulunu da Diyarbakır da bitirdi. Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü (İlahiyat Fakültesi) mezunu olup Medrese Eğitimini de Diyarbakır da tamamladı. İmam Hatip ve Müftülük görevlerinden sonra 1999 seçimlerinde ANAVATAN Partisinden 21. Dönem Diyarbakır milletvekili olarak seçildi. Aktif siyasetten sonra Sivil Siyaset çalışmalarına devam eden Erdoğmuş, Sivil Siyaset Platformu ve Sivil Siyaset Girişimi Sözcülüğü yaptı. Şimdi ise Sivil Siyaset Hareketi Koordinatörlüğünü yapmaktadır. Yayınlanmış 3 kitabı vardır.

Medeniyetten cehalete evrilmek!

Müslüman Araplar, İslam motivasyonuyla başlattıkları Fetih hareketleriyle kısa bir zaman diliminde geniş bir coğrafyaya hâkim oldular. Yönetmekle kalmadılar, dinlerini, kültürlerini de yaymaya başladılar. 

Söz konusu fetihler yeni bir medeniyetin de taşıyıcısı durumundaydı. Mezopotamya başta olmak üzere İran-Suriye-Filistin ve Mısır’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsıyordu. Bu yayılma doğal olarak sınırları da ortadan kaldırıyordu.

Doğal olarak farklı unsurlar başka dinlerle ve kültürlerle de tanıştılar ve karşılıklı etkilendiler.

binguven-bal2

Özellikle Mezopotamya coğrafyasında M.Ö. binlerce yıllık geçmişe dayalı zengin bir kültürle tanışmaları, Arapları derinden etkilemişti.

M.Ö. yaklaşık 3 bin yıl önce Akadların, Medlerin, Asurların oluşturduğu medeniyetlerin Müslümanlara etkisi büyük olmuştur.

Müslümanların hakimiyetinden önce bir bilim merkezi olarak var olan Deyr Kunna Nasturi manastırı örneklerden biridir. Burası Aristotelesçi bir okul olarak da bilinir.

Müslümanların güvencesinde Doğu Akdeniz’den Hindistan’a uzanan coğrafyada ticaretle birlikte kültürel ve dinsel etkileşim de gerçekleşiyordu.

Diğer taratan kökleri Medlere dayanan Yunan medeniyeti felsefe ve bilim alanında en ileri seviyedeydi.

Milattan sonra da Mezopotamya ve Yunan medeniyeti etkileşimi Antakya-Harran ve Nusaybin Süryani akademileri üzerinden devam ediyordu.

Bağdat, Abbasiler tarafından başkent ilan edildikten sonra ilmi ve kültürel alanda baş döndürücü gelişmeler oldu.

İnşa edilen “Beytül-Hikme” ile çağdaş ilimlerin Müslüman Araplara taşınması için tarihin en büyük çeviri (tercüme) hareketleri başlatıldı.

Daha önce benzeri görülmemiş tercüme hareketleri iki yüz yıl (8 ve 10. yüzyıl) boyunca aralıksız devam etmiştir.

Dini kitaplar dışında neredeyse Yunanca kitapların tamamı Arapçaya çevrilmiştir.

Büyük çoğunluğunu Süryani rahiplerin oluşturduğu yaklaşık dört yüz mütercim ve üç vardiya halinde çalışarak bu çalışmalar yürütülmüştür. Bunlar arasında Pehlevice, Hintçe bilen bilginler de vardı.

Dikkat çeken bir husus da bu çalışmalar sadece hükümdarlar, yöneticiler ve zenginler tarafından desteklenmemiş, Müslüman-gayrimüslim toplum tarafından ortak sahiplenilmiştir.

Başka bir ifadeyle Mezopotamya ve Bağdat halkı ilerlemeyi, yeni bir medeniyetle yeni çağlar inşa etmeyi birlikte seçmişlerdi.

Matematik, geometri, astronomi kitapları kadar fizik, jeoloji, botanik, mantık, tıp, farmakoloji, veterinerlik, müzik, askerlik sanatı gibi kitaplar da tercüme edilmiştir. Hatta Şahin terbiyeciliğiyle ilgili kitaplar dahi unutulmamıştır.

Resmi ve milli tarih kitaplarının yazdığı veya ecdat milliyetçilerinin iddia ettikleri gibi Müslüman coğrafyasının parlak çağları; Müslümanların kılıç kuşanarak at sırtında “Allah! Allah!” nidalarıyla cepheden cepheye koşarak, savaşarak inşa edilmemiştir. 

Söz konusu medeniyet tek başına Müslümanlar tarafından da inşa edilmemiştir. Müslümanların öncülüğünde farklı etnik ve dini unsurların ortak çabalarıyla inşa edilmiştir.

Farklı unsurların kültürel çeşitliliği, inançları, değerleri, örf ve adetlerinin mayalanmasından ve sentezinden yeni bir medeniyet doğmuştur.

Bugün zirveye doğru tırmanan Batı medeniyeti ve bilimsel buluşların kaynağı ve temeli de söz konusu ilmi çalışmalar olduğu inkâr edilebilir mi?

Abbasi halifelerinin müspet ilimlere verdikleri önemin yanında özellikle Süryani rahiplerin ve Mezopotamya toplumunun desteği görmezden gelinemez.

Bu gerçeği Dimitri Gutas, şöyle belirtmektedir:

Toplumdaki bütün dini gruplar, bütün mezhepler din, dil ve kabile ayırımı gözetmeksizin çeviri hareketine destek veriyordu. Araplar ve Arap olmayanlar, Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar, Sünniler ve Şiiler, askerler ve siviller, tüccarlar ve toprak sahipleri vb herkes hareketin aktif destekçisiydi. 1


Bilgi yurdu ve medeni toplum olmak ve bir medeniyet inşa etmek başka nasıl mümkün olabilirdi ki?

Dimitri Gutas bu faaliyetleri, “Berlin Akademisi’nin yayına hazırladığı Aristoteles üzerine Yunanca yorumların (çevrilmiş kitapların yalnızca küçük bir kısmı) yetmiş dört (74) cilt olduğu düşünüldüğünde, çevrilen malzemenin boyutları açısından girişimin azameti daha iyi anlaşılır” 2 ifadeleriyle belirtmektedir. 

İnsanlık tarihinin en büyük entelektüel birikimi Mezopotamya havzasında hayat bulmuştur.

Hamurabi yasaları bu coğrafyada var olmuştur.

Müslümanlarla birlikte dini ilimler, bilim, felsefe/hikmet ve irfan zirveye ulaşmıştır.

Asırlardır bu havzaya egemen olmuş unsurlar bu gerçeği hep görmezden gelmiş ve medeniyetin köklerini başka coğrafyalarda aramışlardır. 

Abbasilerin Bağdat’ta başlattıkları Süryanice-Yunanca-Arapça- tercüme hareketi öylesine gelişti ki insanlık tarihinde yeni bir çığır açmıştı. 

Üzerinde yaşadığımız topraklar yeryüzünün en kadim ve en münbit medeniyetlerin ana yurdudur.

Bizler ise cehaleti, sefaleti kanıksamış toplumlardan biri olmuş durumdayız.

Ne oldu da medeniyetten cehalete evrildik? 

Nedeni; akletmeyi, özgür düşünceyi, ilim-bilim-felsefe-hikmet- irfan ve medeniyet değerlerini yitirmek değil mi? 

Yitirdiklerimizle orta çağ karanlığına gömüldük. Medeni dünya da yitirdiklerimizle orta çağ karanlığından aydınlığa yol almaya başladı.

Temelleri bu coğrafyada atılan günümüz Avrupa medeniyetine yüz çevirmek en büyük cehalet ve karanlığa gömülmek değil midir?

Bizim de Avrupa’nın da bugün ilave değerlere; irfana, ihlasa, hikmete, vicdana, merhamete ihtiyacı vardır.   

Medeniyetlerin, insanlığın ortak malı olduğu ve ortak değerlerden oluştuğunu ne zaman anlayacağız?

Özgür düşünce-bilim-sanat-felsefe olmadan medeniyet olur mu?

Sözü Namık Kemal’e bırakayım:

Ey gaflet uykusundakiler! 
Ey Sefalete alışanlar!
Ey esarete bağlanmaya tapanlar!
Ey alçalmayı seçen korkaklar! 
Ey her alçaklığı işleyenler!     
Gözlerinizi mahşerin sabahında mı açacaksınız?

1-2. (Yunanca Düşünce Arapça Kültür-Dimitri Gutas)

Yazarın Diğer Yazıları
rodi
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.